Merhabalar, Pembe Baret’in sekizinci sayısı ile yeniden karşınızdayız. Bu sayımızda PMO Kadın Çalışma Grubu olarak geçen aylarda yaptığımız etkinlik ve toplantılarımızı sizlerle paylaştık. Sekizinci sayımızın ilk yazısı Feminizm Dalgaları: Üçüncü ve Dördüncü Dalga Feminizm. Bu yazı dizimizde feminizmin zaman içerisinde toplumsal, siyasal, ekonomik ve hukuki alanlarda geçtiği yolları ve cinsiyet rolleri üzerindeki etkilerini okuyucuyla paylaşmaya devam ediyoruz. Birinci Dalga ve İkinci Dalga Feminizim yazılarımızı okumadıysanız altıncı ve yedinci bültenlerimize aşağıdaki linklerden* ulaşarak okuyabilirsiniz. Diğer yazımızda Mitolojide Kadın konusu ile farklı çağlarda ve farklı medeniyetlerde kadının toplumsal rolleri anlatılıyor. Geniş perspektiften kadının kollektif algılanışını antropolojik ve teolojik olgularla birleştiren bu yazımız sizleri geçmişte bir yolculuğa götürecek. Çağımızdaki kadınların varoluşsal paradigmalarını mitolojik karakterlerde gözlemleyebileceksiniz. Bu yazımız semboller ile zengin bir içerik sunarken okuyucuya çok bilindik bir yerden dokunacak. Haziran ayında aramıza katılan yeni kadın mezunlarımıza hoşgeldin diyoruz. Kariyerlerinde başarılar diliyoruz. Herkese keyifli okumalar. PMO Kadın Çalışma Grubu * Pembe Baret 6. Sayı Pembe Baret 7. Sayı PEMBE BARET Petrol Mühendisleri Odası Kadın Çalışma Grubu Bülteni İÇERİK SAYFA 1 Neler Yaptık SAYFA 2-4 Yazı Dizisi: Feminizmin Dalgaları Üçüncü ve Dördüncü Dalga Feminizm SAYFA 5-10 Mitolojide Kadın SAYFA 11 Yeni Mezunlarımız Bültenimizde yazı veya içerik paylaşmak ya da bülten hakkında geri dönüşlerinizi iletmek isterseniz pmo@pmo.org.tr adresine yazabilirsiniz. Temmuz 2026, Sayı: 8 A Milli Kadın Voleybol Takımımızın, VNL Şampiyonluğunu kutluyoruz. Yaşasın Filenin Sultanları! NELER YAPTIK? 8 Mart Dünya Kadın la r Günü için ODTÜ SPE Öğrenci Topluluğunun önerisi ve öncülüğünde bir panel düzenledik. Moderatörlüğünü Dr. Öğretim Üyesi Betül Yıldırım'ın üstlendiği panele Algı Güven, Yıldız Karakeçe, Efsa Can ve Ayça Firidin konuşmacı olarak katılarak öğrencilerle bir araya geldi. Panelde, petrol mühendisi kadınların sektör içinde ve dışında çalışma hayatında yaşadıkları deneyimleri dinledik; değişen ve hâlâ değişmeyen konuları birlikte değerlendirdik. Kurulduğumuzdan bu yana kadın öğrencilerle her yıl gerçekleşen çevrimiçi toplantılardan elde ettiğimiz bilgilerden yararlanarak özellikle staj koşullarının iyileştirilmesine ilişkin bazı düzenleme önerileri belirlemiştik. KÇG bünyesinde aktif görev alan üniversitelerdeki temsilci öğretim üyelerimiz ile konunun hukuki ve işlevsel boyutları görüşülmüş, üniversitelerin Bölüm Başkanlıkları tarafından stajyer kabul eden firmalara yazılacak yazının içeriği belirlenmiştir. Sayfa 1 Üçüncü ve Dördüncü Dalga Feminizmler Sayfa 2 FEMİNİZMİN DALGALARI Üçüncü Dalga Bu dönemin yaklaşık olarak 1988-2010 yıllarını kapsadığı kabul edilir. Birinci dalga kamusal alanın, ikinci dalga da özel alanın dönüştürülmesine yönelik teori ve hareketliliğin olduğu süreçlerdir. Önceki dönemlerin karşı çıktığı eşitsizlik ve haksızlıklar, teorisyen ve aktivist kadınların içlerinden geldiği sosyolojik kesim ile sınırlı kalmıştır. İkinci dalga sonrası durağan sayılabilecek süreçte akademik araştırmalar devam etmiş ABD’de beyaz olmayan işçi kadınların deneyimlerini ve üçüncü dünya ülkeleri kadınları da içine alan yeni bir feminist anlatı oluşmaya başlamış. Birleşmiş Milletlerin 1975 yılını kadın yılı ilan etmesinden sonraki süreçte dünyanın dört bir yanında kadın konferansları düzenlenmiş ve her kesimden kadın bir araya gelebilmiştir. Bu hareketlilik BM tarfından 1979 yılında yayınlanan CEDAW sözleşmesinde (bkz Bülten 7) yer alan ilkelerin dünya genelinde bilinmesine de yol açmıştır. Bu süreç boyunca aktivizmin yönü kuzeyden güneye dönmüş, 1980’lerin sonuna gelindiğinde, feminist hareketin kazanımları, teorileri, kusurları ve geri tepmeleriyle yeni bir söylem oluşmaya başlamıştır. Postmodern düşünce etkisi ile de ortaya kesişimsellik (intersectionality) kavramı atılmıştır. Siyahi kadınlar arasında dolaşımda olan bu kavram ilk olarak1977 yılında Combahee River Kolektifi’nin bildirisinde ortaya atılır. 1988 ve1990 yıllarında Afrika Amerikalı hukukçu Kimberle Chrenshaw tarafından yayınlanan iki makalede de siyah kadınların marjinalize edildiğini açıklamakta kullanılmıştır. Yani siyah bir kadın siyah olduğu için ve kadın olduğu için iki ayrı tür ayrımcılığa uğramaktadır. İkinci dalganın kadın tipolojisinin etnik, ırksal ve dinsel farklılıklardan gelen kadınları kapsamadığını, böldüğünü cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf, ırk, ulus, engellilik ve yaş/kuşak gibi farklılıkların ne olursa olsun her kadın için geçerli olduğu ve her kadının aynı ayrıcalıklara sahip olması gerektiğini vurgular.(Özkazanç 2021) Bu dönemin yazın alanında önde gelen yazar ve eserleri bel hooks olarak bilinen siyahi yazar Gloria Jean Watkins ve kitabı Ain't I a Woman (Ben Kadın Değil miyim) ve Judith Butler’ın Gender Trouble Feminism and the Subversion of Identity (Cinsiyet Belası) olduğu söylenebilir Üçüncü dalga feminizmin eleştirildiği nokta, ikinci dalganın “kişisel olan politiktir” anlayışının aksine bireysel özgürleşmeye odaklanmasıdır. Ancak bu akımın yeni feminizmlerin ortaya atılmasına zemin hazırlamasının, kapsayıcılığı da arttırdığını söyleyen kesimler de vardır. Bu dönemde ortaya çıkan başlıca kesişimsel feminizmler; kadınların boyun eğdirilmesini çevresel sömürü ile ilişkilendiren Ekofeminizm, sömürgeciliğin Batı dışı bağlamlarda cinsiyet üzerindeki kalıcı etkilerini inceleyen Postkolonyal Feminizm ve ırksal ve cinsiyet kesişimlerini vurgulayarak, renkli kadınların karşılaştığı benzersiz baskıları ele alan Siyah/Kadıncı Feminizmdir. FEMİNİZMİN DALGALARI Dördüncü Dalga Dördüncü dalga 2010 yılında yaygınlaşmaya başlamış ve günümüze kadar süregelmiştir. Bu döneme damga vuran internetin yaygın kullanımı ile ortaya çıkan sosyal medyanın etkisinde dijital veya çevrimiçi feminizmdir. Dördüncü dalga kuşağı, daha önce mümkün olmayan birbirine bağlı, kitlesel çevrimiçi seferberlikle işaretlenen ve sokağa yansıyan bir hareket kabiliyetine sahiptir. #metoo, (#uykularınızkacsın) bunun ilk büyük hareketlerinden biridir. Bu oluşum ilk olarak 2006 yılında Tarana Burke tarafından cinsel istismar mağdurlarını desteklemek amacıyla kurulur. #metoo etiketi daha sonra 2017 Harvey Weinstein cinsel istismar skandalı sırasında viral hale gelir. (bkmkitap). Dünyanın uzak ucundan her kesimden kadınlar birbirlerinin hayatını, dertlerindeki ortaklıkları, mücadele biçimlerini görmekte, bunun nedenlerini sorgulayabilmektedir. ABD, Arjantin, Polonya ve Hindistan bunun en bilinen örnekleridir. Bu dönemde dünyanın güney bölümü feminist ilerleme konusunda liderliği de almıştır. Ülkemizde bu koşulların yarattığı en önemli örgütlenmelerden biri ise kadın cinayetlerine karşı ortaya çıkan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘dur (KCDP). Platform Kadın cinayetleri ve şüpheli görülen ölümleri yerel medyadan araştırıp verileri tutan, şüpheli vakaları takip edip bunlara dikkat çeken kent örgütlenmesini internet üzerinden oluşturmaktadır. Burada kendimizi de bir örnek olarak vermek çok da yanlış olmaz. İnternetin sağladığı olanaklarla farklı kent ve üniversitelerdeki petrol mühendisi adayları ile iletişime geçiyor, onları dinleme ve tanışma olanağı buluyor, yurtdışında veya yurtiçinde farklı şirketlerde çalışan meslektaşlarımızla çevrim içi etkinlikler yapıyor, sadece mesleki konularda değil, kadın olma ile ilgili yaşadıklarımız ve düşüncelerimizle ilgili de paylaşımlarda bulunarak birbirimizi hiç görmeden bağ kuruyoruz. Önceki sayfadan devam Sayfa 3 Venn Diagramı Şema üzerindeki kümeler en temel ayrımları içerip sadece fikir amaçlıdır. FEMİNİZMİN DALGALARI Dalgalar metaforu üzerine bir tartışma Üç sayımızı kapsayan bir dizi ile feminizmin serüvenini dalga metaforu üzerinden anlattık. Bilimsel yazına bir gazeteci tarafından sokulmuş olması nedeniyle eleştirilen bu kavram dönemin feministlerince yeterince sorgulanmamış ve kullanımı giderek yaygınlaşarak neredeyse alışkanlık haline gelmiştir. Dalga metaforu artık feminist literatüre dahil olmuş ve günümüzün feminist yazarları ile düşünürleri tarafından da desteklenen bir kavram olmayı sürdürmektedir. Baumgardner’a (akt. Görgün Baran) göre dalgalar bütünlüğü hızla bozar ve birbirine karışır. Yani tıpkı okyanus dalgaları gibi bir durum söz konusu olur. Dolayısıyla kendinden öncekine göre bir duruşuınter simgeleştirir. Bu nedenle dalga metaforu feminizm için gayet açıklayıcıdır. Ednie Kaeh Garrison (akt. Görgün Baran) ise bu metaforu okyanus dalgaları yerine radyo dalgalarına benzeterek kullanır ve feminizmin amacının her dalgayla birlikte biraz daha büyümek olduğunu söyler. Kadın hareketinde dalga metaforu engelleri aşmak, mücadele etmek anlamlarına gelse bile, günümüzde entelektüel bir çaba olarak da feminizmin kalıcılığını sağlamak için yeni terimlerin inşasına gereksinim duyulduğu söylenmektedir. Bu gereksinim kuşak kavramını dolaşıma sokmuştur. Kuşak metaforuna karşı yapılan eleştiri kavramın yaşla sınırlanmış bir anlamı olması ve üst üste birikmiş çeşitli grupların varlığının yok sayılmasıdır. Kuşak önerisini yapanların bu eleştiriye karşı yaptıkları savunma ise kavramın yaş kadar dönemsel koşullara damgasını vuran olay ve olgularla da ilgili olduğu ve aynı zamanda feminizm alanında sözlü ve yazılı kültürün aktarımını ve paylaşımını da içerdiğidir. (Görgün Baran) Prof. Dr. Aksu Bora’ya göre bu ayrımlar, sınıflandırmalar her zaman bir şeye hizmet eder. Aksu bu tanımlamalara objektif ve değişmez birer gerçek muamelesi yapılmadığı sürece bize anlattıklarının feminizm açısından önemli sayılması gerektiğini savunur. Çok bilimsel olmasa da, dalga metaforu aynı zaman da yazar Virginia Woolf’un bir kitabının adı olması yüzünden benim gönlümde de ağır basıyor. Ülker Aydın Kalfa Önceki sayfadan devam Sayfa 4 Feminizm Kaynakça Alev Özkazanç ODTÜ Tarih Topluluğu ile Söyleşi Aylin Görgün Baran Feminizmin Gelişim Serüveni: Dalga Yerine Kuşak Diyelim mi? BKM Kitap Feminizm Gürkan Çapar Kesişimsellik: Postmodern Feminist Bir Yaklaşım Kuşaktan Kuşağa Feminizm: Aksu Bora ile söyleşi Kuşaktan Kuşağa Feminizm Podcast Serisi İnsanlığın ilk dönemlerinden beri tarihsel kalıntılar ve anlatılar, mitolojik ve dinsel sembollerde de görebileceğimiz üzere, kadın sadece bir “anne” değil, tüm evreni kapsayan bir güç (anne kozmos) olarak karşımıza çıkmaktadır. Güney Fransa’daki Paleolitik dönemlerden kalma Venüs heykelciklerinde dişil organlar abartılarak çıplak tasvir edilen kadın figürünün, tarihin en başından beri Sayfa 5 GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MİTOLOJİDE KADIN doğanın büyüsü ve yaşamın kaynağı olduğunu ortaya koyar (Campbell, 2018). İnsanlığın bu ilk dönemlerinde erkek ise bir eylem, işlev veya rol ile anılıyordu. Bu durum. hâlâ günümüzde de kadınların güzelliğiyle erkeklerin ise yaptıklarıyla anılmasıyla sürdürülmektedir. Şekil 1 - Willendorf Venüsü MÖ 40.000 yıl öncesine, Aurignacian dönemine kadar uzanan mağara sanatında kadın; yalnızca bir figür değil, aile ocağını koruyan ve hayatı var eden kutsal bir merkez olarak tasvir edilmiştir. Bu antik anlatılarda kadının özü yaşamın kesintisiz devamlılığıyla bir tutulurken, erkeğin varlığı avcılık becerisi, cesaret ve fiziksel eylem üzerinden yüceltilmiştir. Bu dişil gücün somut bir örneği, Kongo’daki Pigme kabilelerinin av ritüellerinde karşımıza çıkar; burada kadınların attığı çığlık, avın başarısını mümkün kılan doğanın ve kadının gücünü simgeler. Benzer bir sembolizm Kuzey Afrika’daki Paleolitik resimlerde de kendisini gösterir: Kadın figüründen avcıya uzanan o gizemli göbek kordonu, erkeğin sahadaki başarısının aslında güneşin enerjisi ve kadının ruhsal "büyüsüyle" kopmaz bir bağa işaret eder. Bu ruhsal ve büyüsel otoritenin bir diğer çarpıcı yansıması, Güney Afrika'daki kaya resimlerinde karşımıza çıkan ünlü 'White Lady' (Beyaz Kadın) tasviridir. Av sahnelerinin ve vahşi hayvanların ortasında, elinde bir yayla resmedilen bu görkemli figür, kadının sadece ocağı bekleyen pasif bir unsur olmadığını; aksine avın kaderini tayin eden, doğaya ve ava hükmeden mitolojik bir gücü temsil ettiğini gösterir. O hem fiziksel hem de tinsel anlamda yaşamın ve eylemin tam merkezindedir (Campbell,2018). Şekil 2 - White Lady Erken mitolojiler, tarım temelli toplulukların dişi odaklı mitolojileri ve göçebe ve avcı toplumların eril odaklı mitolojileri olmak üzere ikiye ayrılır. Toprak Ana (Yeryüzü Tanrıçası), tarım toplumlarında kadının yaşam verme ve besleme yeteneğiyle özdeşleştirilmiştir; bu nedenle kadın doğurganlık, besleyicilik ve yaşamın devam ettirilmesi ilkesinin sembolü olarak kabul edilmiştir. Öte yandan, avcı-toplayıcı topluluklarda erkekler avcılıkla ilişkilendirilmiştir; bu da onların öldürme ve savaşma kavramlarıyla ilişkilendirmesini sağlamıştır. Paleolitik çağda kadınların bitki toplama ve küçük avcılıkla ilgilenmesi, erkeklerin ise büyük avlarla uğraşması, cinsiyet rollerini ve buna bağlı mitolojik hikâyeleri etkilemiştir. Bu sırada, bahsi geçen ilk çağlarda erkeklerin büyük avlarla uğraşırken, kadınların yalnızca toplayıcı olduğu bilgisinin de aslında yanlış ve o şekilde kabul edilmiş bir gerçek olabileceği göz ardı edilmemelidir. Bu konu üzerine birçok antropolojik ve etnografik çalışma yapılmıştır. Anderson ve ark. tarafından 2023 yılında yayımlanan “The Myth of Man the Hunter: Women’s Contribution to the Hunt Across Ethnographic Contexts” adlı makale de geleneksel "avcı erkek" kabulünün bir mitten ibaret olabileceğini; kadınların tarih boyunca avcılık faaliyetlerine sanılandan çok daha aktif ve yapısal bir katkı sağladığını ortaya koymaktadır. Tarıma geçiş sürecinde toprağın verimliliği ile kadının doğurganlığı arasında kurulan sağlam ilişki, Tanrıça’nın etkisini Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinde en üst seviyeye çıkarmıştır. Bu derin köklerle beslenen toplumlarda Tanrıça, değişimlerin, doğumun ve yaşamın tam koruyucu ve kapsayıcı figürü olarak tanımlanmıştır. Mısır örneğinde, Hathor ve evrenin kapsayıcılığını simgeleyen, gökyüzünü vücutlarıyla örtmüş olan Nut figürleri, bu yüce egemenliğin birer temsilidir. Mezopotamya’da ise Tanrıça genellikle yeryüzünü simgelerken, erkek gökyüzünü temsil eder. Ancak bu döneme ait mitolojilerde Tanrıça’nın rolü, tüm yaşam döngülerini kucaklayan ve insan yaşamını doğrudan etkileyen temel bir güç olarak öne çıkmaktadır. Bu kozmik ve toplumsal otorite, dişil unsuru yeryüzü sınırlarının ötesine taşıyarak evrensel bir boyuta ulaştırmıştır. Romalı yazar Apuleius'un eserlerinde "çok isimli Tanrıça" olarak tasvir ettiği bu ilkel güç; Sümerlerde İnanna, Babil'de İştar, Mısır'da İsis ve Anadolu kökenli olup Helen kültürüne de yön veren Demeter, Afrodit ya da Artemis biçiminde ortaya çıkmıştır. Zamanla değişik bölgelerde farklı adlarla anılmaya başlamadan önce hepsi, gerçekte evrenin kucaklayıcı ve yaratıcı gücünü taşıyan tek bir "Büyük Tanrıça" figürüyle ilişkilendirilmekteydi (Apuleius, Başkalaşımlar; Campbell, 2018). Sayfa 6 GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MİTOLOJİDE KADIN Önceki sayfadan devam O denli ki, ona tapan rahipler (Galler), eril bütünlüklerini feda ederek kendilerini kısırlaştırır ve bu yüce kadın gücüne olan engin bağlılıklarını gösterirlerdi. Bu ulu gücün Anadolu topraklarındaki en somut ve en heyecan verici kanıtlarından biri, Karadeniz’de, Ordu Kurul Kalesi kazılarında gün yüzüne çıkarılmıştır. Türkiye’de arkeolojik olarak yerinde (in-situ) bozulmadan bulunan ilk mermer tahtta oturan Ana Tanrıça heykeli olan bu 2100 yıllık şaheser, kalenin tam da ana giriş kapısında ortaya çıkmıştır (Ordu Kurul Kalesi Kazı Başkanlığı, 2016). Heykelin kentin kapısına yerleştirilmiş olması, Kibele’nin sadece bereketi değil; toplumu, mülkü ve insanlığı koruyan mutlak ulu otoritesini simgeler. Bulunan tek bütün Hint-Avrupa kavimlerinin M. Ö. 3500 civarında Avrupa'ya dağılmasıyla birlikte, bu köklü dişil düzenler büyük bir dönüşüm sürecine girmişken, Girit gibi yerleşim bölgelerinde Tanrıça kültürü M. Ö. 1500'e dek o kadim nüfuzunu ve özerkliğini sürdürmeyi başarmıştır. Bu zaman diliminde Tanrı ve Tanrıça betimlemeleri, basit heykeller olmanın çok ötesinde, kişinin ruhsal aleminin, evrensel adaletin ve toplumsal huzurun simgesel birer ifadesiydi. Ne var ki, İ. Ö. 3000'lerden itibaren kuzeyden gelen savaşçı Hint-Avrupalı gruplar ve güneyden Mezopotamya'ya giren Sami topluluklarının akınları, bu evrensel bütünlük ve kadınların özerkliği üzerinde büyük bir sarsıntıya yol açtı. Arkeolog Marija Gimbutas'ın çalışmalarında da belirttiği gibi, bu iki büyük göçebe ve savaşçı gücün erkek egemen kültürel etkisi altında, barışçıl Neolitik tarım toplulukları ezildi. Tunç Çağı başladığında, Akkadlı Sargon ve Babil Kralı Hammurabi gibi liderler, mitolojideki erkek güneş tanrısı sembollerini merkeze alarak yeni bir egemenlik yapısı kurdular (Gimbutas, 1989). Bu siyasi ve kültürel zaferin mitolojik alandaki en çarpıcı sembolü, Babil’in yaratılış efsanesinde ortaya çıkar: Genç ve erkek savaş tanrısı Marduk, her şeyin başlangıcı ve annesi olan yaşlı tanrıça Tiamat’ı acımasızca öldürür ve evreni onun parçalanmış bedeninden şekillendirir. Bu değişim, sadece bir taht devri değil; tanrıçanın bir araya getirici özelliğinin erkek güçler tarafından yok edilmesidir. Marduk’un zaferiyle evren, artık canlı, kutsal ve bütünsel bir sistem olmaktan çıkarak cansız bir yapıya dönüşürken, insan da doğadan uzaklaşarak tanrılara hizmet eden bir köle haline getirilir. Joseph Campbell’in belirttiği gibi, erkek tanrıların beslenerek güçlendiği bu toplumsal mitolojilerde doğa dışlanmıştır; tanrıçanın imgesi ise kaos, karanlık ve tehlike unsuru olarak algılanarak bilerek kişilikten uzaklaştırılmıştır (Campbell, 2018). GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MİTOLOJİDE KADIN Önceki sayfadan devam Sayfa 7 Anadolu'da filizlenen Kibele kültü, bu kozmik otoritenin en etkileyici ve derin tezahürlerinden birini sunar. Dağ doruklarında ve oyuk mağaralarda bulunan mabetlerde Kibele, yeryüzünün o vahşi, yenilmez yönünü simgeler. Sahip olduğu kudretli aslanlar ve emrindeki ruhlarla birlikte o, sadece bol mahsul veren bir ana değil; yaşamın, ölümün ve yeniden canlanan genç tanrı Attis'in mutlak efendisi, yani varlığın kendisidir. Şekil 3 - Kibele Heykeli, Ordu Kurul Kalesi Kazısı GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MİTOLOJİDE KADIN Önceki sayfadan devam Bu bilinçli karalama ve 'canavarlaştırma' politikasının en trajik kurbanlarından biri Medusa’dır. O, aslında Paleolitik köklere sahip antik bir bilgelik ve toprak figürüyken, ataerkil anlatı tarafından bakışıyla insanları taşa çeviren, saçları yılanlardan oluşmuş bir canavara dönüştürülmüştür. Medusa'nın bir erkek kahraman (Perseus) tarafından kafasının kesilerek cezalandırılması, kadının elindeki otonom gücün eril düzen için ne kadar 'tehlikeli' ve yok edilmesi gereken bir tehdit olarak görüldüğünün sembolik bir ilanıdır. Benzer bir sürgün hikayesi de Mezopotamya kökenli Lilith mitinde karşımıza çıkar. Âdem ile eşit şartlarda yaratıldığını savunarak ona boyun eğmeyi reddeden ve kendi bağımsızlığını seçen Lilith; ataerkil dini metinlerde çocukları boğan, karanlık bir gece iblisine ve şeytani bir figüre indirgenmiştir (Campbell, 2018). Eril odaklı bu yeni dünya düzeni, kadınsal bilgeliği yok etmektense onu kendi yapısına dahil etme çabasındadır. Yunan panteonunda bu durumu net bir şekilde görebiliriz. Aslında antik toprak tanrıçası Hera, baş tanrı Zeus’tan çok daha önce mevcuttu, ancak Zeus ile evlenmesi, eril gücün yerel kadın kültürlerini kontrol altına alma planının bir parçası olmuştur. Daha dikkat çekici olanı ise Athena’nın doğum hikayesidir: Zeus, kadınsal bilgeliğin ilk sembolü olan Metis’i yutar ve Athena, Zeus’un kafasından (bilincinden) yarılarak çıkar, yani tamamen erkek otoritenin etkisiyle, silahlarıyla doğar. Bu anlatım, eski kadınsal bilgeliğin ataerkil sistem tarafından nasıl benimsendiğinin ve eril otoriteye sıkı sıkıya bağlı olduğunun açık bir göstergesidir (Campbell, 2018). Sayfa 8 Şekil 4 – Medusa’nın başı ile Perseus, İtalya GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MİTOLOJİDE KADIN Önceki sayfadan devam Ataerkil düşüncenin kurumsal hale gelmesi, kadınların edebi destanlardaki yerini tamamen değiştirir. Hint-Avrupa kültürünün erkek merkezli yapısını yansıtan İlyada destanında, kadın artık eski rolünü kaybetmiş; savaşçı kahramanların mücadelesinde bir "mülk" ve "ganimet" haline gelmiştir (Campbell, 2018). Troia Savaşı’nın fitilini ateşleyen ünlü "Paris’in Seçimi" efsanesi, bu küçültmenin en belirgin örneğidir. Bu mite göre Troia prensi Paris, Olimpos’un en güçlü üç tanrıçası olan Hera (güç), Athena (zekâ) ve Aphrodite (aşk) arasında bir güzellik yarışması yapmak zorunda kalır. Paris’in, kendisine dünyanın en güzel kadını olan Helen’in aşkını vaat eden Sayfa 9 Şekil 5 – Paris ve Üç Güzeller Aphrodite’yi seçip altın elmayı ona sunması, büyük bir medeniyetin yıkımının kapısını aralar. İlk bakışta basit bir hikaye gibi görünen bu yarışma, aslında tek bir büyük tanrıçanın içindeki muazzam güçlerin (otorite, kahramanlık ve cinsellik) ataerkil bir bakış açısıyla birbirinden ayrılarak bölünmesini simgeler. Büyük tanrıçaların ölümlü bir erkeğin beğenisini kazanmak için birer "yarışmacı" haline getirilmesi, başlı başına ataerkil bir aşağılamadır. Nitekim savaş başladığında, Akhilleus ile Agamemnon arasındaki büyük çatışma bile sadece tutsak bir kadının (Briseis) kimin tarafından alınacağı üzerinde şekillenecektir. Hatta ordunun sefere çıkabilmesi için Agamemnon’un kendi kızı Iphigenia’yı, doğanın mutlak gücünü temsil eden Artemis’e kurban etmesi, bu yeni savaşçı erkek düzeninin dişil yaşam gücüne yüklediği trajik bir bedeldir (Campbell, 2018). Ancak Joseph Campbell’e göre insanlığın dişi unsuru tamamen unutulmuş değildir. Odysseia destanı, bu erkek egemen dünyanın içinde dişi ilkenin yeniden ortaya çıkışını ve dengenin yeniden sağlanması çabasını simgeler. Odysseus’un Kirke, Kalypso ve Nausikaa gibi kadın tanrıça figürleriyle olan karşılaşmaları, onun bilincinde bir dönüşüm yaratırken, eril gücün dişil güçle dengelendiği bir gelişim sürecini temsil eder. Tıpkı patriyarkal otoriteye karşı bastırılmış dişi enerjinin heyecan verici, kaotik ve dönüştürücü bir patlama şeklinde ortaya çıktığı Dionysos mitolojisinde olduğu gibi, dişil enerji ne kadar kısıtlansa da tarihin çatlaklarından sızmanın bir yolunu her zaman bulmayı başarmıştır. Avrupa kültüründe bu kadim yaşam kaynağı, Meryem Ana’ya adanan Chartres Katedrali'nde tanrısallığı dünyaya getirerek Meryem figürü üzerinden gizlice var olmaya devam etmiştir (Campbell,2018). GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MİTOLOJİDE KADIN Önceki sayfadan devam Joseph Campbell, modern kadına vizyoner bir kapı aralar ve mitolojiyi kadınların kendi deneyimleriyle yeniden yorumlama imkânı olduğunu savunur (Campbell, 2018). Artık kadınlar, erkek anlatılarının gölgesinden sıyrılarak geleceği kendi sezgileriyle zenginleştirebilecekleri yeni bir uyanışın eşiğindedir. Goethe’nin o meşhur, "Ebedi dişidir bizi yukarı taşıyan" ifadesi de insanlığın kaybettiği tinsel bütünlüğe ancak dişil ilkenin rehberliğinde ulaşabileceğine dair köklü bir felsefi referanstır. Bugün unuttuğumuz o temel hakikat, hâlâ mağara duvarlarında, Ordu Kurul Kalesi'nin taşlarında ve insanlığın ortak hafızasının kuytularında saklıdır. Campbell'in de altını çizdiği gibi, Tanrıça'nın asıl yeniden doğuşu, dişil ilkenin eril yöntemleri taklit etmesiyle değil; tam tersine kendi içindeki o kadim, her şeyi kucaklayan özgün ve gerçek benliğini yeniden keşfetmesiyle mümkün olacaktır (Campbell, 2018). Bu çalışma, Joseph Campbell'in 'Tanrıçalar' adlı eserinde ortaya koyduğu teorik çerçeveden hareketle, mitolojideki dişil dönüşümün tarihsel ve tinsel boyutlarını yeniden tartışmaya açmayı amaçlamıştır. Esra Asal - Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sayfa 10 Kaynakça Anderson, A., Chilczuk, S., Nelson, K., Ruther, R. ve Wall-Scheffler, C. (2023). The Myth of Man the Hunter: Women’s contribution to the hunt across ethnographic contexts. PLOS ONE, 18(6). Apuleius. (2018). Başkalaşımlar (Altın Eşek) (Çev. Damla Özovacı). İstanbul: Kabalcı Yayıncılık. Campbell, J. (2018). Tanrıçalar: Dişil Tanrısallığın Gizemleri (Çev. Nurdan Soysal). İstanbul: İthaki Yayınları. Gimbutas, M. (1989). The Language of the Goddess . San Francisco: Harper & Row. Şahin, S. (2016). Ordu Kurul Kalesi Arkeolojik Kazıları ve Ana Tanrıça Kibele Kültü . Arkeoloji ve Sanat Dergisi, Sayı: 153. 2025-2026 eğitim öğretim döneminde, diplomalarını alan kadın mezunlarımızı gururla paylaşıyoruz. Sayfa 11 YENİ MEZUNLARIMIZ Betül İnce | İKÇÜ İlmiye Satkın | İTÜ Zehra Betül Türkoğlu | ODTÜ Zehra Ekren | ODTÜ Yeni meslektaşlarımıza başarılı ve mutlu bir kariyer hayatı dileriz. Rukiye Yalman | İTÜ